Yabani Siklamen (Cyclamen Coum)

Kış geldiğinden beri yollarını fena bozdular bizim Longoz ormanlarının. Makta (kışlık odun kesim alanı) faaliyetleri de biraz geç vakte sarktığından yağmurlar ile yumuşamış olan toprak yol; traktörlerin ve kamyonların altında çiğnenince bizim nazik arabalara geçit vermez oldu.

İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’na İğneada tarafındaki girişten Mert Gölü’ne erişmek çok sorun olmasa da birkaç kilometre ötedeki Hamam Gölü’ne gidebilmek sorunlu birkaç geçiş noktası nedeni ile pek imkan dahilinde değil gözüküyor.

Bu defa farklı bir güzergah ile şansımızı denemek istedim. Vize’den sonra Kömürköy üzerinden Sivriler köyüne giderek; oradan da Bulanık deresi üzerinden geçip Hamam Gölü’ne ulaşma planı yapmıştım.

Vize’de Otogar karşısındaki fırından sıcacık simitlerimizi aldıktan sonra direksiyonu Kıyıköy istikametine çevirdim. Geçen yıl Cehennem Şelalelerine gittiğimiz rotaya girmiştim. İleride Kıyıköy’e sapmayıp Kızılağaç istikametine doğru yol alacağız. Yol giderek daha yüksek irtifaya çıkıyordu ve Istrancalar üzerine çökmüş olan sis bulutları arasından geçmeye başladık.

Yer yer küçük çukurların olduğu düzgünce gözüken yolda çok süratli olmadan etrafınızı da seyrederek keyifli bir sürüş gerçekleştirmenizi tavsiye ediyorum. İnişli çıkışlı yollar genellikle parlak havalarda ve özellikle bahar aylarında seyrine doyum olmayan görüntüler sunuyor. Bu mevsim itibarı ile tabiat biraz çıplak da olsa yine de harika gözüküyor. Ne de olsa şehirden uzaktayız. Bu bile başlı başına bir nimet.

Sırası ile Kömürköy ve Kızılağaç köylerinden geçerek Sivriler köyüne ulaşacağız ama rastladığımız akarsu kenarındaki genişçe düz alanda park ederek bir süre mola vermeyi tercih ettik. İyi ki de etmişiz.

Çağlayarak akıp giden ve yatağındaki kayalara çarptıkça sıçrattığı sular ve üstünden atlayarak düştüğü yerlerdeki minik şelaleler ile mükemmel bir derenin kıyısındayız. Bu akarsuyun ismine haritadan baktığımızda Pabuç deresinin yanında olduğumuzu anlıyoruz. Bu güzel dere sularını Kıyıköy’e kadar götürmekte.

Akarsuyun kenarında tripodumu kurdum. Akarsuyu hem uzun pozlama hem de su taneciklerini havada dondururcasına kısa pozlama ile farklı şekillerde çekmek arzusundayım.

Ben tripod ve makinenin ayarları ile uğraşırken eşim kopartılıp yere atılmış güzel bir çiçeği elinde tutuyordu:

“Hangi vahşi kopartıp atmış bunu acaba?” dedi. Çok güzel mor taç yapraklar solgun şekilde gövdesinin ucundan sarkıyordu kopartılmış çiçeğin. Güzellikleri ait oldukları yerde sevmesini becerememiştik bir türlü. Ben birkaç uzun pozlamalı kare daha çekmeye çalışırken eşim elindeki akıllı telefon ile dere yatağının kenarındaki taşlardan sekerek çoktan derenin batı tarafına doğru yollanmıştı bile.

Tripodumu toplayıp diğer makinem ile eşimin peşine düştüm. Dere yatağı boyunca akıp giden su; üzerinden döküldüğü irili ufaklı kaya setleri sayesinde küçük şelaleler oluşturuyordu. Tabiat sevenler bu duyguyu çok iyi anlayacaklardır. Bulabildiğiniz her yol sizi bu suyun kaynağına doğru ilerlemek için gayrete getirir. Her adımda biraz daha fazla ilerlemek ve biraz daha ilerisini görmek, keşfetmek istersiniz. Eşim bugüne kadar gezdiğimiz her akarsuda olduğu gibi ilgi ile bu güzel oluşumu karelemeye ve daha da ilerlemeye çalışıyordu. Bulanık deresine doğru gideceğimiz bir yol olduğunu hatırlatıp bu cennet köşesinden ayrılmaya zorlukla ikna ettim kendisini.

Arabamızı bıraktığımız yere geri yürürken dere yatağından çıkmak için üzerinden atladığımız taşların binlerce yıldan beri sularla nasıl şekillendirildiğini bir kez daha hayretler içinde seyrettik. Arabayı park ettiğimiz yere geldiğimizde :

“Biraz evvel bana gösterdiğin kopartılmış çiçekten şurada bir sürü var!” dedim eşime. Bu güzel çiçekli bitkiyi görüntülemek için gösterdiğim yere koştu. Ben de peşinden tabi ki! Bakalım bizim SLR ile makro çekmeyi becerebilecek miyiz?

Arabamızı park ettiğimiz Pabuç deresinin kıyısındaki küçük bir köşede ağaçlardan düşüp çürümüş meşe yaprakları içinden kendilerine yol bularak fırlamış minik mor çiçekleri ile tabiatı bu ölü mevsimde şenlendiriyorlardı.

Kendilerine yol buldukları yerden dimdik yeryüzüne çıkmışlardı. Göğe yükselen gövdelerinin ucunda zarif bir sokak lambası gibi duruyorlardı. Açılmamış yapraklar henüz utangaç bir merhaba safhasındaydı dünyaya.

Daha evvelki İğneada ziyaretlerimizde Longoz Ormanları ziyaretçi merkezinden armağan edilen yöreye ait bitki örtüsünü tanıtan muazzam eserden göz aşinalığımız zaten vardı ve kısa bir araştırmadan sonra bu güzel çiçekli bitkinin yabani siklamen olduğunu anladık. İşte siklamenin sevdiği topraklardaydık ve etrafta yeni doğmaya başlamış siklamenler vardı. Kışa neşe katıyorlardı.

Henüz açılmamış olan yaprakları ile olduğu kadar açılmış yaprakları ile de ayrı bir güzellik siklamenler. Havadaki sisin su buharının değdiği yaprakları muazzam güzel görüntüler veriyordu. Bu minik harikaları kareleyebilmek için otların üzerine yarı uzanarak temiz bir pantalonu feda etmeyi göze almıştım. Yersiz bir kuruntuydu gerçi. Doğa kir tutmazdı ama az sonra anlatacağım gibi çok ciddi bir şekilde kirletilebilirdi.

Siklamenler şubat ve mart ayında çiçekleniyor. Soğuk kış şartlarına dayanıklılar. Kayın, meşe, kızılağaç, köknar ormanlarının bulunduğu yerlerde ve ülkemizde ağırlıklı olarak Istrancalar coğrafyasında yetişen yabani siklamen (cyclamen coum) tehdit altında olan bir bitki türü ve korunması gereken varlıklar içindeki durum kodu VU (vulnerable – tehdit altında) seviyesinde bulunuyor. Ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesindeki BERN protokolü gereği bu endemik bitkiyi korumakla mükellefiz. Ama!

Bu güzel siklamenlere rastladığımız yerin etrafını anlatmak istemiyorum. Utanç içindeyim. Bol miktarda naylon poşet, içki şişeleri ve türlü atıklar… Bu çiçeklere duyduğumuz hayranlık onları ait oldukları yerden kopartıp biraz elimizde tuttuktan sonra atmaktan mı ibaret olmalı?

Bu güzel coğrafyada yüzbinlerce yıldan beri çağlayan suların şekilendirdiği tabiat ve taşınmış alüvyonların oluşturduğu eko sistem içinde kendine yaşam alanı edinmiş yüzlerce endemik bitki ve canlı bu toprakların gerçek evsahipleri aslında. Böylesine ender türlerin var olduğu coğrafyada yaşıyor olmanın gerçek bir şans olduğunu idrak etmek için oldukça geç kalmaya başladık sanki.

Uzun pozlama, hareket yakalama ve makro çekim çalışmalarım içinde bu güzel siklamenler biraz daha düşünmeye sevk etti bizi.

Aklımız siklamenlerde kalarak Pabuç dereden ayrıldık. Kızılağaç köyü ve ardından sis dağını aşacağız.

Belki yolumuzun üzerinde yine az bulunur birşeylere rastlarız.

İnsanlığımız gibi!

Kategoriler:çiçek, doğa, fotoğrafçılıkEtiketler:, , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.